EVLİLİK ÜZERİNE KISA BİR DENEME

Tüm canlılar hayatta kalma güdüsünün ardından neslini devam ettirme yani üreme dürtüsü ile hayatını sürdürür. Üremek canlılar için biyolojik bir zorunluktur. Üreme sayesinde canlıların hayatı devam eder. Canlıların birbirine birçok bakımdan ihtiyaçları olduğu için, -eğer radikal ve sert bir beşerî müdahale yoksa- üreme sonucu tüm canlılar hayatlarını idame ettirirler.

Diğer tüm canlılardan ayrı olarak insanların üreme eylemlerinde ahlaki bir yön vardır. İnsanların üremesi belirli koşullar sağlandıktan sonra gerçekleşebilir. Teknik olarak iki insan cinsinin bedensel olarak yeterli olmasının ardından, teknik olarak üremesinde bir sorun yok. Ama ahlaki bir hayvan olarak insan, eylemlerinde birçok değer barındırır. Üreme eylemi için belirli koşullar genellikle; yaş, mekân, evlilik, aşk gibi soyut ve somut kavramlardır. Postmodern dönemde etkisi azalsa da hala insanlar arasında üremenin gerçekleşmesi evlilik gibi kurumsal bir yapıdan bağımsız düşünülemez. Çünkü neredeyse tüm toplumlarda, evlilik dışı cinsel ilişki yasak olarak görülür. Tüm semavi dinlerde evlilik öncesi cinsel ilişki büyük günahlardan sayılır. Peki canlılığın devamı için hayati önem taşıyan üreme eylemi, insanlar söz konusu olduğunda neden kurumsal bir yapıya ihtiyaç duyar?

İnsanlar diğer canlılardan farklı olarak, insani birtakım duygulara sahiptirler. Diğer canlılarda olmayan açgözlülük, ihtiras, kin, daha fazlasını isteme gibi bir takım olumsuz duygulara sahip olmasından ötürü, nesli devam ettirme ve sonrasında sürdürme konusunda sorumsuzca davranabilir. Örneğin anne bir kaplan, yavruları tek başına avlanacak döneme kadar onu hayata hazırlayabilir? Ama bazen anne insan, yavrusunu henüz hayata alıştırmadan onu terk edebilir veya hayata hazırlama konusunda ona yardımcı olmayabilir. Bu noktada evlilik kurumu, nesli devam ettirme konusunda insanları daha sorumlu davranmaya iter. Anne, baba, aile, aidiyet gibi manevi duygular insanların daha sistematik ve daha etik davranmasını sağlar. Bu bakımdan hem geçmiş toplumlarda hem günümüzde ailenin yani evliliğin önemi hala devam eder ve hukuki olarak evliliklerde insanlar daha sorumlu davranmaya sevk edilir.

Bunun yanında insanlar yine diğer canlılardan farklı olarak üreme eylemini, teknik bir eylemden bağımsız olarak, estetik hedonist bir eylem olarak görürler. Cinsel birliktelik salt üreme motivasyonları ile yapılmaz. Hatta çoğu zaman sadece hedonist bir eylem olarak değerlendirilir. Üreme genellikle cinsel birlikteliğin bir sonucu olarak görülür. Geçmiş dönemlerde bu konuya tam olarak hâkim olamasak da günümüz ilişkilerinde cinsel eylemlerin çoğu hedonist motivasyonlar içerir.

Üremenin meşruluğu için ihtiyaç duyulan evlilik kurumun tarihsel sürecine baktığımızda, daha çok ekonomik motivasyonlarla yapıldığını görüyoruz. Modern zaman insanına bu durum yabancı gelse de eskiden evlilikler daha rasyonel motivasyonlar ile yapılırdı. Erkekler ve kadınlar bilinçli/bilinçsiz olarak, evlilik kararlarını kendi çıkarları üzerine kurarlardı. Geçmiş dönemlerde kadınlar erkekler kadar söz sahibi olmasalar da kadınlar kendisine ve çocuklarına bakacak, dış tehlikelerden koruyacak, aile dirliğini sağlayacak adamlarla evlenmek isterlerdi. Erkekler ise doğurgan[1], ev işlerinde becerikli, çocuklarını iyi yetiştiren kadınlar tercih ederlerdi.

Endüstri devrimi bütün dünyayı bireysel ve toplumsal olarak, ekonomik ve kültürel anlamda radikal bir biçimde değiştirdi. Evlilik kurumu da bu değişimden radikal olarak nasibini aldı. Sanayi devriminden sonra artık aile yavaş yavaş üretici konumundan tüketici konuma geçti. Erkeğin evi ile işi arasında kesin bir sınır çizilmiş oldu. Kadının evde üretici konumu devam ederken, erkek için ev artık iş değildir. Ev artık onun için istirahat etmesi gereken bir mekân haline dönüşmüştür. Çocuğun da konumu değişmiş olup, artık evdeki iş bölümünün bir parçası değil, ekonomik bir yük haline gelmiştir.

Sanayi devrimi sonrası artan kentsel yaşam ailenin kültürel olarak değişmesine de neden olmuştur. Kadınların giderek çalışma hayatında varlığını göstermesi, erkek kimliğinin giderek dejenere olması, feminist ve toplumsal cinsiyet eşitliği söylemlerinin artması, farklı cinsel yönelimlerin giderek normalleşmesi ve kamusal alanda daha çok görünür olması, çocuğun artık ailenin ekonomik olarak üretimin bir parçası olmaktan çıkıp, önemli bir tüketim harcaması ve mali bir yük olması, evliliği artık ilk etaptaki zorunlu kurum olmaktan çıkarıp, başka bir forma dönüşmüştür.

Dönüşen bu form günümüz kitle iletişim araçları ve sosyal medya aracılığıyla artık kurgulanabilir oldu. Özelikle sosyal medya sayesinde gerçek ve kurgusal ilişkilere tanık oluyor ve sunulan aşk biçimini normalleştiriyor ve ahlaki değerlerden izole edilmiş, hedonist motivasyonlar ile ilişki yaşanıyor.

Günümüzde yapılan evliliklerde aşk başat neden olarak görülür. Çoğu evlikler üreme gibi primitif motivasyonların dışında duygusal bir bağ ile yapılıyor. Evlilikler artık mutlu bir rüyanın devamı gibi, sevdiği insanla bir ömür boyu, meşru bir zeminde birlikte olmak için gerçekleşiyor. Tüm bunlara rağmen, Türkiye'deki evliliklerin yarısından fazlası geleneksel yöntemlerle başlasa da, bireylerin kendi kararları ön plana çıkmaktadır.[2]

TÜİK verilerine göre; evliliklerin %56.8’i görücü usulü yapılmasına rağmen, bu evliliklerin %46,1'inde son karar çiftlerin kendi rızasıyla alınmıştır. Flört (aşk) yolu evlilikler ise; % 36,9 civarında olup, çiftlerin internet, arkadaş ortamı, okul veya iş yeri gibi sosyal alanlarda kendi kararlarıyla tanışıp evlendiği modeldir. Eğitim düzeyi yükseldikçe bu oran artış göstermektedir. (TÜİK, 2021)

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, son dönemde yapılan evlilikler nesli devam etmek yani üremek amacı ile yapılmıyor. Türkiye’de “0-17 yaş grubunu içeren çocuk nüfus, 1970'te toplam nüfusun yüzde 48,5'ini oluştururken bu oran 1990'da yüzde 41,8 ve 2025'te yüzde 24,8 oldu.” Gelecek yüzyılda ülke insanının sadece yüzde 15 gibi korkunç bir seviyede olacağı öngörülüyor. Görünen o ki, hane halkındaki bu çocuksuzluk durumu ekonomik ve kültürel bazı kurumların yok olacağı anlamına geliyor.

Son zamanlarda sosyal medyada, çiftlerin gönüllü çocuksuzluk ile ilgili paylaşımlarına rastlıyoruz. Evliliği sevdiği insan ile hayatını idame ettirme olarak gören bir bakış açısının, çocuk sahibi olmak istemeyişi bu noktada anlam kazanıyor. Çünkü evlilik eylemi nesli devam ettirmenin bir aracı olarak görülmeyip, sevdiği insan ile hayatı paylaşmak olarak görülüyor. Kimi zaman çocuk, bu aşkın özgürce yaşanmasına engel oluyor.

Postmodern dönemlerde çocuk, sanayi devrimi öncesi konumunu kaybetti. Sanayi toplumuna geçmeden önce üretici olan ailenin hatırı sayılır bir parçasıydı. O zamanlar üretimin parçası durumunda olan çocuk, bugün oldukça mali bir yük olarak görülüyor. Yanı sıra değişen anne bana modeli, çocuğu merkeze koyan ve neredeyse çeyrek yüzyıl boyunca bakımını üstlenmektedir. Küresel anlamda yaşanılan ekonomik krizler, çocuk sahibi olmayı geciktiriyor ve hatta engelliyor.

Our World in Data verilerine göre, dünya nüfusunun yıllık artış hızı 1963 yılında %2,3 ile zirve noktasına ulaşmıştı.[3] Birleşmiş Milletler ve küresel demografi raporlarına göre, bu oran günümüzde %1'in altına (yaklaşık %0,8- %0,9 seviyelerine) gerilemiştir. Yani dünya nüfusu hâlâ toplam sayı olarak artmaktadır ancak artış hızı yarıdan fazla düşmüştür.[4] Bu şekilde devam etmesi durumunda 2080 yılında 10 milyara çıkan insanlık nüfusu, ardından hiçbir hastalık ve savaş olmaksızın, sadece doğum oranının düşmesinden ötürü gerileyecektir.[5]

Sosyal medyanın ve kitle iletişim araçlarının gelişmesinin ardından, insan eylem ve davranışlarının kurgulanabilir ve yönlendirilebilir olduğu söylenebilir. Bu bakımda evliliğe giden yolda, insanların birbirilerine karşı hissettiği aşk kavramının içsel bir dürtüden fazlası olarak, kurgulanabildiğini söyleyebilir miyiz?

Aşk en nihayetinde en başından beri insanın içinde var olan ve onu diğer canlılardan ayıran kültürel ve ahlaki anlamlar taşıyan bir deneyimdir. Aşkın bu şekilde var olması, üreme deneyimini anlamlı kılmak için Tanrı'nın insana verdiği bir bahşiş gibidir. Peki bu içsel dürtü günümüzde nasıl şekilleniyor. Bu aşk duygusu insanların zihninde nasıl inşa ediliyor?

Örneğin günümüzün en önemli tartışmalarından biri olan dizi kültürüne baktığımız zaman, aşkın daha farklı bir biçimde ele alındığını görüyoruz. Aşk daha dramatik bir sonuç almak için, gerekirse etik değerlerden vazgeçmek uğruna yaşanılası bir duygu. Halihazırda evliliği olan bir adamın ya da kadının aşk için yine evli olan kadın ya da kadın ile bir ilişki yaşaması, aşkın doğası olarak ele alınıyor. Bunun yanı sıra aşk için her şeyin mübah olması, her şeye rağmen aşkı elde etmek gibi eylemlerin ve davranışların estetik bir biçimde işlenmesi, insanların zihninde servis edildiği gibi bir aşk algısına oluşmasına neden olmaktadır.

2006 yılında gösterime giren, Rus yönetmen Ivan Vyrypaev’in yönettiği Euphoria filmi buna konumuz açısından iyi bir örnek. Evli ve çocuklu bir kadın olan Vera, bir düğünde Pavel adlı bir adamla tanışır. Aralarında aniden güçlü bir aşk doğar. Vera, kocası ve ailesiyle olan hayatı ile bu tutkulu aşk arasında kalır. Yasak ilişki giderek büyür ve sonunda kıskançlık, şiddet ve trajediye dönüşür. Film, aşkın insanı nasıl mantıksız ve yıkıcı kararlar almaya sürükleyebileceğini anlatan şiirsel ve dramatik bir yapıya sahiptir.

Sanat yoluyla estetik bir biçimde sunulan aşk, insanların zihninde olması gerekenden ziyade, sanatsal ve estetik bir biçimde işlendiği şekliyle insanların zihninde yer alıyor. Aşk doğal olarak insanların hayatlarını birleştirmesi gereken bir işleve mi sahip, yoksa insanın sınırsız hedonist eylemlerine hizmet eden bir duygu mu?

Aşk kelimesi insanların zihninde masumlar çağrışımlar yaratır. Aşk, insanlık tarihi boyunca dilden dile anlatılmış olup, insanların aşk için hissettikleri şarkılara, masallara, destanlara, şarkılara ve filmlere konu olmuştur. Fakat endüstri devrimi, ardından gelişen teknolojik gelişmeler ve en nihayetinde sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile, aşk o insanın masum duyguların yerine başka bir anlam kazandığını ve başka bir forma dönüşüp, postmodern zamandan nasibini aldığını söyleyebilir miyiz? Aşk artık medyatik bir kurgu olabilir mi?

Bu medyatik kurgu ile insanların zihninde inşa edilen aşk, son dönem evliklerde önemli bir motivasyon kaynağı. Evlilik en nihayetinde tarihsel bağlamda düşünürsek rasyonel, teknik ve ahlaki bir eylem. Bazı çiftler birçok bakımdan birbirine uygun değilse bile, aşk için evlilik eylemini gerçekleştirebiliyorlar. İnsanların evliliklerinde irrasyonel[6] kararlar alması, evliliğin varlığına ve mantığına aykırı olduğu için günümüzde boşanmaların artmasını buna bağlayan yaklaşımlar mevcut.

Bazı bilimsel yaklaşımlar aşkın geçici olduğu vurgusunu yaparken, özellikle modern zamanlarda bu aşkın eski zamanlara nazaran daha geçici ve daha yüzeysel kaldığını vurguluyorlar. Aşkın biyolojik olarak vücut için stres kaynağı olduğu ve vücut zamanla bu strese karşı zamanla direnç gösterdiği görülüyor.

Peki evlilikler “aşksal motivasyon” ile değil de, rasyonel motivasyonlarla yapılmasının ardından, aşk kavramını nereye koyacağız?

Evliliklerin rasyonel motivasyonlarla yapılması, aşk gerçekliğini yok saymamıza neden olmaz. Aşk insanlığın var oluşundan beri, insanların hayatlarında ve sonsuza dek sürecek. Zamana, mekana ve hatta gelişen teknolojiye göre sosyolojik başkalaşımlara uğrasa da, insanlar aşk için her şeyi yapmaya hazırlar.

Burada ortaya koymaya çalıştığımız sav; evlilik gibi değerli ve hayati bir konunun daha rasyonel motivasyonlarla yapılması gerektiği yönünde. İnsanlar medyanın ele geçirdiği ve kurguladığı hatta ne idüğü belirsiz bir algıdan ziyade, kendisine ve nesline iz bırakacak evliliklere ikna olması, bireysel ve toplumsak bir zaruriyettir.

 



[1] Bu sebepten ötürü geçmiş dönemlerinde kadın estetik anlayışı daha farklıydı ve günümüzün aksine iri kalçalı hafif kilolu kadınlar daha çekici bulunurdu.

[2] TÜİK, Türkiye Aile Yapısı Araştırması, 2021

[3] http://ourworldindata.org/population-growth-over-time

[4] https://ourworldindata.org/population-growth

[5] https://cepr.org/voxeu/columns/how-many-people-earth-world-population-1800-1938

[6] Aşk irrasyonel bir kavramdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAŞAMA VE BAŞARILI OLMA MECBURURİYETİ ÜZERİNE KISA BİR DENEME